
“Televizyon ekranı akıl gözünün retinasıdır… Bu yüzden, televizyon gerçekliktir ve gerçeklik televizyondan daha azdır. …. Senin gerçekliğinin daha yarısı şimdiden bir video sanrısı olmuş. Dikkatli olmazsa, tamamen sanrı haline gelecek. O zaman, oldukça garip yeni bir dünyada yaşamayı öğrenmek zorunda kalacaksın.”
Brian O’Blivion’ın söylediği bu sözlere dikkat etmeden, filmi o dönemin standartlarına uygun bir korku/gerilim filmi olarak seyretmek de mümkün. Max Renn küçük bir televizyon kanalının yöneticisi olarak kanalı ayakta tutmak için, şiddet ve pornografi dahil her türlü içeriği yayınlama taraftarıdır. Bir gün amaçlarına çok uygun olan, gerçek işkence ve cinayet görüntülerinden oluşan bir kaçak yayın keşfeder. Ancak bu yayını izledikçe yavaş yavaş gerçeklik duygusunu yitirir, sanrılar görmeye başlar. Sonunda bambaşka bir gerçeklikle “gerçek” gerçekliğin birbirine girdiği “oldukça garip yeni bir dünya” içinde yaşamaya başlar. Çeşitli cinayetler işler ve sonunda kendini öldürür.
Filmde olup bitenlerin ne kadarının gerçekte olduğu, ne kadarını Renn’in zihninde yarattığı belli değil. Üstelik film, olaylara yeterli bir açıklama getirmeden, Renn’in intiharıyla bitiveriyor. Senaryodaki olaylar birbirlerine pek bağlı değil, bir nedensellik sırası da izlenmiyor çoğunlukla. Her şey, çıldırmış bir adamın zihnindeki abuk sabuk olaylardan ibaret gibi. Cronenberg’in biraz dağınık senaryo yazarlığına güzel bir örnek daha.
Ancak film, insanlığı – ya da insanlığı temsil eden bir tek bireyi – felakete sürükleyen kitle iletişim araçları hakındaki gerilim filmlerinin güzel bir örneğini oluşturuyor. O’Blivion’ın televizyon için söylediği şu sözler, 25 sene sonra artık İnternet’te geçirilen hayatlara dair bir kehanet gibi: “Tabii ki O’Blivion doğduğumda bana verilen isim değil. Bu benim televizyon adım. Yakında hepimizin böyle özel isimleri olacak. Katod tüpünün ışımasını sağlamak için tasarlanmış isimler…”
Artık katod tüplerinde değil LCD ekranlarda hayat bulan yepyeni bir kitle iletişim aracımız var. Üstelik hepimizin bu alanda kullandığı “özel isimler” de mevcut. Gerçekliğimizin çoğu bu ekrandan aldığımız bilgilerden oluşuyor ve bu bilgilerin yarattığı sanrılar içinde yaşıyoruz. Sonuçta birer Max Renn oluyoruz yavaş yavaş…



Bu filmi çekilişinden 30 sene sonra izleyip, “İyi de ne var ki bunda? Neresi başyapıt!” demek çok kolay. Aradan geçen zaman boyunca öyle vahşi sahneler gördük ki, kurbanın kalbine defalarca bıçak saplanması, atmakta olan kalbi açıkça görüyor olmamıza rağmen, pek de ürkütmüyor bizi. Üstelik o kalbin yapaylığı, tüm efektler gibi – bugüne kıyasla – amatörce hazırlanmış olması, bilgisayar destekli güncel dehşet sahneleri yanında oldukça ilkel kalıyor. Peki bu durumda,
Birincisi kült korku filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Byron Orlok hakkında. Orlok çok yaşlanmış olmasına rağmen popülerliğini sürdürüyor. Ancak artık filmlerde yer almak istemiyor. Çünkü ona göre insanların korku anlayışı çok değişmiş, kendi oynadığı eski filmler de çağ dışı kalmış. Bunun en büyük ispatı, gazatelerin boy boy yazdığı, 12 kişiyi vuran adamın öyküsü değil mi? Orlok da bu haberden sonra artık korku camiası içinde yeri olmadığına karar veriyor. Bir açıkhava sinemasının açılışında hayranlarıyla son defa buluşacak ve sonra tamamen emekli olacak.
İkinci öyküde Bobby Thompson var. Vietnam gazisi olan genç adam silahlara saplantılı bir ilgi duyuyor. Ayrıca içinde günden güne güçlenen bir öldürme güdüsü var. Sonunda bu güdüye dayanamıyor, karısını ve annesini vuruyor. Bir otoyolun kenarına gidip yoldan geçen arabalardaki insanları vuruyor. Sonra da açıkhava sinemasına gidip film izeleyenleri öldürüyor.
Tayfun Pirselimoğlu bu filmi çektiği 2002 yılında “Kayıp Şahıslar Albümü” adında bir de roman yayınlamıştı. O zamanlar kayıplar, özellikle de gözaltında kayıplar gündemdeydi. Cumartesi anneleri vardı, kayıpların resimlerini taşıyan otobüsler vardı. Toplumsal belleğimiz, 2000 senesinde Galatasaray’ın hangi takıma kaç gol “çakarak” UEFA şampiyonu olduğunu unutmadı hiç, ama bu olayları çoktan unuttu.


O gün gidip bir de Marjane Satrapi’nin kendi hayat hikayesinden yola çıkarak yazdığı çizgi romanın animasyon filmi olan Persepolis’i izledim. İran’da şaha karşı gerçekleşen devrime küçük bir kız iken tanık olan Marji’nin ailesi, devrim sonrasında tüm baskıların kalkacağını, ülkeye özgürlük geleceğini düşünürler. Ama kısa süre sonra yönetimi ele geçiren İslamcı kesim Şah’tan bile daha kötü bir yönetim kurar. Sivri dilli Marji de büyüdükçe, her an tutuklanmasına sebep olabilecek fikirleri savunur ve devrim yasalarına aykırı davranışlar sergiler. Bu yüzden ailesi tarafından Viyana’ya gönderilir.