Feed on
Yazılar
Yorumlar

Suspiria (1977)

Bu filmi çekilişinden 30 sene sonra izleyip, “İyi de ne var ki bunda? Neresi başyapıt!” demek çok kolay. Aradan geçen zaman boyunca öyle vahşi sahneler gördük ki, kurbanın kalbine defalarca bıçak saplanması, atmakta olan kalbi açıkça görüyor olmamıza rağmen, pek de ürkütmüyor bizi. Üstelik o kalbin yapaylığı, tüm efektler gibi – bugüne kıyasla – amatörce hazırlanmış olması, bilgisayar destekli güncel dehşet sahneleri yanında oldukça ilkel kalıyor. Peki bu durumda, Suspiria’yı yine de vazgeçilmez yapan ne? Müzik ve olağandışı renk kullanımı mı?

Şüphesiz bunların filmin atmosferi üzerinde büyük etkisi var. Filmin başından sonuna kadar neredeyse hiç durmayan ürkünç müzik, filmle bütünleşmiş adeta. Öyle ki, filmi müziğinden bağımsız düşünmek imkansızlaşmış. Öte yandan, aşırı canlı renkler filme bir rüya, daha doğrusu bir kabus gerçekliği katıyor. Belki de cevap burada. Suspiria’yı izlemek, kabus olduğunu bile bile ve korkmak gerekmediği halde korka korka, bir kabus görmek gibi. Bir taraftan olan bitenin sadece hayal ürünü olduğunu, uyanınca biteceğini bilmenin rahatlığı, diğer yandan yine de bu kabusun içinde olmanın, bir parçası haline gelmenin ürkünçlüğü. Müzik ile renklerin aşırı kullanımı işte bu duyguyu güçlendiriyor ve filmin kabus havasını destekliyor.

Sonuçta ne ölüm sahneleri çok yaratıcı, ne cadılar çok korkunç, ne de öykü yeterince sürükleyici. Ama ortaya çıkan şeyin bütün olarak tekinsiz bir etkileyiciliği var. Hissettirdiği duygulardan pek hoşlanmasa da bazı şeyleri yapmadan duramaz insan. Suspiria’yı izlemek de bunlardan biri.

Targets (1968)

Targets’ın DVD’sini bir B filmi beklentisiyle satın aldım. 125.000 $’lık bütçesi ve ilginç yapım hikayesi de aslında bu filmi o kategoriye koyuyor. Ancak sonuçta ortaya eldeki malzemeye göre çok bir film çıkmış. Bunda Bogdanovich’in iki ayrı öyküyü Samuel Fuller’ın da yardımıyla çok iyi harmanlamasının etkisi var.

Film fabrikatörü Roger Corman, Karloff’un kendisine iki günlük çalışma borçlu olduğunu fark etmeseydi, bu film hiç ortaya çıkmayacaktı. Bogdanovich bu filmdeki “ilk başarıyı” belki başka bir film ile yakalamak durumunda kalacaktı. Corman ona aradığı fırsatı verdi ama iki koşul öne sürdü: 1) Karloff ile toplam iki gün çalışarak 20 dakikalık yeni çekimler yapılacak, 2) Corman’ın daha önce yönettiği The Terror’dan 20 dakikalık bir bölüm kullanılacak. İlk yönetmenlik fırsatının böyle garip iki şarta bağlı olması Bogdanovich’i germiştir herhalde. Ama yine de işin içinden çıkmayı başarmış.

Film, bir dönüm noktasının imlenmesi sanki. Korku filmlerini dolduran ucubelerin, canavarların, insan yiyen bin bir türlü mahlukatın artık yavaş yavaş popülerliğini kaybettiği, birden canileşen sıradan insanların onların yerini aldığı bir dönemde çekilmiş film. Filmde iki ayrı öykü paralel gelişiyor.

Birincisi kült korku filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Byron Orlok hakkında. Orlok çok yaşlanmış olmasına rağmen popülerliğini sürdürüyor. Ancak artık filmlerde yer almak istemiyor. Çünkü ona göre insanların korku anlayışı çok değişmiş, kendi oynadığı eski filmler de çağ dışı kalmış. Bunun en büyük ispatı, gazatelerin boy boy yazdığı, 12 kişiyi vuran adamın öyküsü değil mi? Orlok da bu haberden sonra artık korku camiası içinde yeri olmadığına karar veriyor. Bir açıkhava sinemasının açılışında hayranlarıyla son defa buluşacak ve sonra tamamen emekli olacak.

İkinci öyküde Bobby Thompson var. Vietnam gazisi olan genç adam silahlara saplantılı bir ilgi duyuyor. Ayrıca içinde günden güne güçlenen bir öldürme güdüsü var. Sonunda bu güdüye dayanamıyor, karısını ve annesini vuruyor. Bir otoyolun kenarına gidip yoldan geçen arabalardaki insanları vuruyor. Sonra da açıkhava sinemasına gidip film izeleyenleri öldürüyor.

Her iki öykü de gerçek sayılır. Çok yaşlanmış, güçlükle yürüyen, ama oyunculuk gücünden hiçbir şey kaybetmemiş olan Boris Karloff’u, kendine çok benzeyen bir rolde izlemek filme bir belgesel havası katıyor. Ayrıca Thompson’ın sahneleri de belgesel gibi izlenebilir. Çünkü yönetmen Thompson’ı överek hayran olunacak psikopat portresi çizmiyor. Onu iğrenç bir katil olarak da göstermiyor. Güdülerine yenik düşen, hatta buna kendi bile anlam veremeyen sıradan bir insanı izliyoruz film boyunca. Üstelik Thompson’ın yaptıkları gerçek bir olaydan uyarlanmış.

1966’da Charles Joseph Whitman adında bir adam, karısını ve annesini vurduktan sonra Teksas Üniversitesi’nin kulesine çıkıp etrafa ateş etmeye başladı. 14 kişiyi öldürdü, 31 kişiyi yaraladı. Sonunda polis tarafından vurularak öldürüldü. Tıpkı Thompson gibi Whitman da kendisine neler olduğuna anlam verememiş. Geride bıraktığı veda notunda şöyle yazmış:

“Beni bu mektubu yazmaya zorlayanın ne olduğunu kesinlikle anlayamıyorum. Belki son zamanlarda yaptıklarıma belirsiz de olsa bir neden bulmak içindir. Bugünlerde bana ne olduğunu anlamıyorum. Herkes kadar akılcı ve zeki sıradan bir genç adam olmalıydım. Ancak son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) sıradışı mantıksız düşüncelerin kurbanı haline geldim.” (Bir Poe hikayesinin başlangıç cümleleri sanki…)

Filmde de karşımızda işte tam böyle bir Thompson var. Kendi de biliyor bir şeylerin ters gittiğini. Ancak karşı koymuyor ya da koyamıyor.

Filmin başarısı, Discovery Channel’ın Crime Night programlarına benzer bir konuyu sinema diline çok başarılı şekilde tercüme etmesinde. Thompson’ın evinde işlediği ilk cinayetlerden sonraki dinginliği, annesini ve karısını yataklarına götürüp örtülerin altına gizlemesi, onlardan arta kalan kan izleri, bakkal çırağının duvar dibinde iki büklüm duruşu olayın nedensizliğini, anlamsızlığını vurguluyor. Thompson’ın otoyol kenarındaki rafineri kulesini terk ederken ardında bıraktığı silahlar sanki az önce onlarca kişinin vurulmasında kullanılmamış gibi. Filmin sonunda, birçok kişinin öldüğü, büyük bir karmaşanın yaşandığı açıkhava sinema alanını bir süre bomboş izliyoruz. Hiçbir şey olmamış gibi. Sanki yönetmen şunu vurguluyor: vahşet sahnelerinden insanı çıkart, geriye bomboş bir dinginlik kalır. Tıpkı Fargo’nun dinginliği gibi…

Hiçbiryerde (2002)

Tayfun Pirselimoğlu bu filmi çektiği 2002 yılında “Kayıp Şahıslar Albümü” adında bir de roman yayınlamıştı. O zamanlar kayıplar, özellikle de gözaltında kayıplar gündemdeydi. Cumartesi anneleri vardı, kayıpların resimlerini taşıyan otobüsler vardı. Toplumsal belleğimiz, 2000 senesinde Galatasaray’ın hangi takıma kaç gol “çakarak” UEFA şampiyonu olduğunu unutmadı hiç, ama bu olayları çoktan unuttu.

Romanda birbirinden farklı sebeplerle ortadan kaybolan pek çok insan ve saplantılı şekilde onları arayan bir matbaa işçisi vardı. Filmde ise kayıp bir tane: babası da siyasi bir cinayete kurban gitmiş olan Veysel. Arayan ise bu defa aramakta çok haklı, çünkü Veysel’i bulmak için her şeyi göze alan perişan Şükran, onun annesi. Şükran çok yalnız ve hayata karşı çok korumalı bir kadın. Sanki bir duvarın ardında yaşıyor. Onu incitecek gerçekleri kabullenmektense reddetmeyi, bilmezden gelmeyi tercih ediyor. Eşinin ölümünden sonra “temiz” bir çocuk yetiştirmeye çalışmış, ama başaramamış. Veysel de babası gibi bazı siyasi olaylara karışmış, sonunda da başı belaya girmiş. Ama Şükran bunu kesinlikle kabul etmiyor. Tıpkı onun öldüğünü, yüzü parçalanmış şekilde morgda yatmakta olduğunu kabul etmediği gibi. Çünkü o, “oğlunu tanımıyor, seviyor sadece…”

Bizim toplum olarak büyük aksaklıklarımızdan biri bu aslında. Biz seviyoruz, hem de çok seviyoruz. Ama tanımak, bilmek, öğrenmek istemiyoruz. Çünkü tanırsak, görüşlerini, fikirlerini, yaşama bakışlarını bilirsek, sevemeyiz artık. Sevebilmemiz için ya sevgimizin nesnesi istediğimiz gibi olmalı, ya da öyle olmadığını bilmemeliyiz. Dolayısıyla sevgi, sahiplenmeye dönüşüyor. Biz ne yapıyorsak sevdiğimiz için yapıyoruz. Ama sonunda sevgi, nesnesini öldürüyor.

Şürkan’ın yaptığı da bir bakıma buna benziyor. O oğlunu, hep kendi istediği oğul olarak görmek istemiş. O yüzden olan biteni, çocuğun hayatında neler olduğunu, kimlerle görüşüp ne işler çevirdiğini bilmemiş. Oğlu ortadan kaybolunca da kabullenemeyeceği bir gerçekle karşı karşıya kalıyor. Onun Veysel’i ne pahasına olursa olsun bulmak istemesinin bir sebebi de bu. Tamam, o bir anne, çok doğal çılgınca oğlunu araması. Ama bir yandan da Veysel’i sağ bulmak ve kayboluşunun ardındaki “siyasi” olmayan gerçeği öğrenip kendini haklı çıkarmak, oğlunu tanıyor olduğunu herkesten çok kendine ispatlamak istiyor.

Film bu açıdan bakıldığında, ne yasaklanmayı gerektirecek bir siyasi söylemde bulunuyor, ne de Türkiye’yi kötü gösterme kampanyasının bir parçası oluyor. Ancak 2002’de İstanbul Film Festivali sırasında sansürlenmesi gündeme gelmiş. Montreal Dünya Film Festivali’nde aldığı jüri büyük ödülüne kuşkuyla bakılmış. Pirselimoğlu filmle ilgili röportajlarında siyasi içerikli bir film yapmak istemediğini özellikle vurgulamak zorunda kalmış. Bu amacına da ulaşmış aslında. Siyasi göndermeler, filmin genel atmosferinin belirleyici bir unsuru olmaktan öteye gitmiyor.

Pirselimoğlu ayrıca “çok gösteren, işaret eden bir film yapmamaya” çalışmış. Ancak zaman zaman bunu başaramamış sanki. Apartman boşluğundaki bisiklete bakıp iç çekmeler, eve her girişte duvarda asılı montu okşayıp, yerdeki ayakkabıları düzeltmeler göstermeci olmuyor mu? Biz Şükran’ın acısını, özlemini yeterince görmüyor muyuz? Serseri kurşunlarla hayatını kaybetmiş kişilere ait terk edilmiş, boş ayakkabılar, bir ara kişisel silahlanmaya karşı bir kampanyada kullanılmıştı. Bir çift ayakkabının görüntüsü bile çok şey anlatıyor aslında. Ancak ayakkabıları tekrar tekrar kullanmak, Şükran’a düzelttirmek, yönetmenin, seyirciye her şeyi anlatmak zorunluluğunu hissettiğini gösteriyor.

Bunun bir göstergesi de, filmin en güzel sahnesini bozan “Her şeyi geride bıraktım” cümlesi. Şükran Mardin’den eli boş dönecek. Otel odasında her şeyi, masanın üzerinde toplanmış şekilde duran bavulunu bile bırakıyor ve görüntüden çıkıyor. Kamera bir süre bavulu gösterip sonra pencereye doğru yöneliyor. Dışarıdan çarşının sesleri gelirken kamera boş araziye sabitleniyor.

Seyirci Şükran’ın gerçekten de her şeyi bırakıp gittiğini görüyor zaten. Şükran orada o sözleri söylememeliydi. Hatta film tam da o anda, kamera uzak boşluğa sabitlendiği anda bitmeliydi. Şükran “her şeyi geride bıraktıysa” eğer bizim de geri dönüşünü, evine girip filmin başında yaptıklarını tekrarlayışını görmemize hiç gerek yoktu.

Buna rağmen ilk defa film yönetmiş biri için Hiçbiryerde çok iyi başlangıç. Filmin aldığı ödüller de bunu gösteriyor zaten. Şimdi sırada, vizyona jet hızıyla girip çıktığı için izleyemediğimiz Rıza var.

Ara (2007)

Yumurta’daki Yusuf hiç değilse kendine karşı dürüsttü. Durumunun bilincindeydi, umutsuzdu ama bunu kendinden saklamak derdi yoktu. Ara’da kalmış olan Ender ise başta kendine riyakar. Çünkü Ender, “O sızı hiç geçmeyecek biliyor musun? Biz hiç doymayacağız.” diyecek kadar kendini biliyor. Ama bildiği bu gerçeği kabullenmiyor yıllarca, kendini kandırıyor, başka biri olmaya çalışıp duruyor. Filmdeki arada kalmışlık da, arayıp bulamama da bu aslında.

Diğerlerinin daha somut sebepleri var mutsuzlukları için. İki ülke arasında, iki adam arasında, iki cinsiyet arasında kalmışlar. Ama Ender’in arada kalıp arayıp durmak için böyle bir sebebi yok aslında. Kendi kendisinin arasında kalmış, kendini sıkıştımış köşeye. Bir süre sıkışmış olmadığını ispata çalışıyor ama sonunda dayanamayıp pes ediyor. Ve o ukala, kendini beğenmiş, başarılı ve paralı adam “Artık başka bir adam olucam. Olmazsam ölücem lan…” deyiveriyor.

Filmin sonunda Ender’in ölmüş olduğunu duymak, hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü kendini hiç var edememişti ve var etme ihtimali belki de hiç yoktu. Çağın ölümcül salgını kronik anlam yetmezliğine bir kurban daha…

The Brood (1979)

Bu filmlerde garip bir çekicilik var. Çekirdek çitlemek gibi, izledikçe izliyorsun ama bir taraftan da her seferinde ne kadar anlamsız olduklarını bir kez daha anlıyorsun. Filmi yöneten Cronenberg olsa da bu durum değişmiyor.

The Brood’da (Türkçe DVD’nin isminde yine hayal gücü kullanımış: Hastanede Dehşet) konu fantastik ötesi. Psikoterapist Hal Raglan delileri tedavi etmede yeni bir yöntem bulmuş: Psikoplazma. Hastalarının nefret duygusuyla sonuna dek yüzleşmelerini sağlıyor ve yoğunlaşan bu nefret duygusu sonunda fiziksel değişikliklere sebep oluyor. Bir hasta babasına karşı nefretini vücudunda kırbaç izleri çıkararak gösteriyor. Bir başka hasta kendinden nefret ettiği için lenf kanserine yakalanıyor.

Kahramanımız Frank’in karısı Nola da Raglan’ın hastalarından biri. Küçüklüğünde annesi ona eziyet etmiş ve babası buna göz yummuş. Kadın terapiler boyunca öfkesiyle yüzleştikçe, ortaya çıkan deforme cüce yaratıklar kadının annesini, babasını, kocasıyla ilgilenen bir başka kadını öldürüyor, hatta kocasının himayesindeki kızını da kaçırıyor. Tedavi kadının kendi kendine ucube çocuklar doğurabilmesine ve öfkesini bu çocuklar yoluyla göstermesine sebep olmuş. Filmin sonunda Frank kızını kurtarabilmek için karısını boğarak öldürüyor. Bu arada küçük ucubeler, dolaylı yoldan olsa da kendilerini yaratmış olan Dr. Raglan’ı öldürüyorlar. Frankenstein bir kez daha cezasını buluyor.

Cronenberg 20-25 yılda iyi yol almış. Aslında bundan 4 sene sonra çekilen The Dead Zone hiç fena değildi. Belki de sorun, Cronenberg’in yazarlığının yönetmenliğine yaklaşamaması…

Yine de bu film bir şeyi keşfetmemi sağladı. Sinir bozucu Cellocanlar Turkcell tarafından evcilleştirilmeden önce nasıldılar? İşte böyleydiler:

Şark Vaatleri (2007)

ep.jpgŞiddetin Tarihçesi’nden sonra yine şiddetli bir film. O daha küçük bir çevrede geçiyordu. Şark Vaatleri’nde ise şiddet ortamı daha da genişliyor, Londra’daki Rus mafyasını ve ister istemez olayların ortasında kalan insanları anlatıyor.

Bir filmin açılışı çoğunlukla filmi ne kadar seveceğimin göstergesi oluyor. Bu sefer de açılış sahnesinin güzelliği ile filmi daha baştan, seyretmeden sevmeye başladım. Kamera önce Azim’in berber dükkanının tabelasını birkaç saniye gösteriyor. Arkadan caddenin sesi geliyor. Sonra kamera dönerek kalabalık caddeyi gösterip alçalıyor ve dükkanın kapısına yöneliyor. Koşarak gelen Ekrem içeri giriyor ve bol kanlı bir başlangıçla filme dalıyoruz.

Viggo Mortensen bu filmde de Şiddetin Tarihçesi’ndeki kahve dükkanında geçen sahnenin bir benzerini hamamda (evet, Londra’da umumi hamam varmış) gerçekleştiriyor ve çok kanlı bir kapışmada iki Çeçen’i haklıyor. Ama bu defa Tom Stall’un çok ilerisine gidiyor Mortensen. Orada geçmişini geride bırakmış, mazbut bir hayatı seçip aile babası olmuş bir katilin birden su yüzüne çıkışı şaşırtıcıydı. Bu defa katil baştan beri gözümüzün önünde duruyor ve sonunda “tüm çıplaklığıyla” sahne alıp düşmanlarını doğruyor. Nikolai sanki Stall’un geçmişte bıraktığı hayatı gibi… O yüzden de Mortensen, filmde sanki bir değişim geçiriyor, Stall’u “oynayan” aktörden sıyrılıp Nikolai “olan” aktöre dönüşüyor.

Cronenberg bu filmde sinema tarihine unutulmayacak bir karakter eklemekle kalmıyor, Londra’yı ve şehrin sinemadaki ele alınışını da dönüşüme uğratıyor. Geçen sene Londra’nın kalabalık ama sakin, süslü kozmopolit sokaklarında gezerken, geceyarıları metrosunu ürpertiyle kullanırken, bu huzur ortamının altında gizlenmiş sinsi bir canavarın bir anda ortaya çıkıvereceğini, yanılsamanın verdiği rahatlıkla insanı hazırlıksız yakalayıvereceğini düşünmüştüm. Breaking & Entering’in Barbican’da geçen sahnelerinde de bu fikirlerime destek bulmuştum. Şark Vaatleri ise Londra’yı bir suç şehrine dönüştürüyor, artık New York için kanıksanmış durumları Londra’da yaratıyor.

Cronenberg iki filmdir diyor ki “şiddet her an her yerde ortaya çıkabilir ve ulaşacağı noktanın tahmin edilmesi imkansızdır.” O yüzden Anna’yı annesi “bu bizim dünyamız değil” diyerek uyarsa da, Anna önünde sonunda o dünyaya giriyor. Bu şiddetten pay almasa da, kişisel sorunlarıyla perdelediği küçük güvenli dünyasının etrafındaki duvarlar yıkılıyor. Bu yıkıntı hepimizin her an başına gelebilir, duvarın altında kalmamak biraz da şans meselesi…

Persepolis (2007)

Geçen gün bir ambulansın içinde, üç erkeğin arasında oturan türbanlı bir sağlık görevlisi gördüm. Ambulans İl Sağlık Müdürlüğü’ne ait, yani Sağlık Bakanlığı’na bağlı. Demek ki o kadın bir devlet memuru. Türban takmıyor olması gerek. Sonra şöyle düşündüm: Bu onun inancı, onun özgürlüğü, karışmamalıyız.

Ama ben bugün onun özgürlüğünü savunurken, gün gelip de şartlar değişirse, o da benim özgürlüğümü savunacak mı? Şüpheliyim. Acayip bir ikilem bu. Özgürlüğünün devamı için, birilerinin özgürlüğünün kısıtlanması gerektiğini düşünüyorsun. Çelişkiler yumağında çözülmesi zor bir düğüm…

persepolis.jpgO gün gidip bir de Marjane Satrapi’nin kendi hayat hikayesinden yola çıkarak yazdığı çizgi romanın animasyon filmi olan Persepolis’i izledim. İran’da şaha karşı gerçekleşen devrime küçük bir kız iken tanık olan Marji’nin ailesi, devrim sonrasında tüm baskıların kalkacağını, ülkeye özgürlük geleceğini düşünürler. Ama kısa süre sonra yönetimi ele geçiren İslamcı kesim Şah’tan bile daha kötü bir yönetim kurar. Sivri dilli Marji de büyüdükçe, her an tutuklanmasına sebep olabilecek fikirleri savunur ve devrim yasalarına aykırı davranışlar sergiler. Bu yüzden ailesi tarafından Viyana’ya gönderilir.

Orada önceleri mutlu olan Marji, sonradan batının yaşam tarzına uyum gösteremez, tatminsiz arkadaşlıklar ve ihanetle sonuçlanan bir aşk macerası sonrasında İran’a döner. Ama burada da baskıcı rejim karşısında çaresizdir. Ülkesinde de dışarıda da yabancı olan Marji bir türlü tutunamaz, başarısız bir evlilik geçirir, sonunda da dönmemek üzere Fransa’ya gider.

Film kişisel bir öykünün yanında, çağdaşlık yolunda iyi kötü ilerlemekte olan bir ülkenin nasıl birden bire baskıcı dinci bir yönetimin eline geçtiğini, fikirleri yüzünden insanların ne acılar çektiğini, nasıl öldürüldüğünü, savaşın, şehitliğin, milliyetçi kan çağrılarının bir toplumu topluca kandırmakta, rejime bağlamakta nasıl etkili şekilde kullanıldığını anlatıyor. Bu günlerde bu film belki de tüm dünyada en çok bize bir şeyler anlatıyor.

İsmi kadar uzun bir film, tam 160 dakika. Filmin yarısı “ha vurdu, ha vuracak” diyerek geçti. Sonunda vurdu, ama film yine de bitmedi. Uzun olmakla birlikte fazla sıkıcı bir film değil. Özellikle sessizce at süren ya da sallanan koltukta oturan Jesse James’i izlerken, bir anlatıcının olayların bir bölümünü anlattığı sahneler güzeldi. Birbirine benzeyen bir çok karakter olması (tıpkı gangster filmleri gibi) biraz kafa karıştırıcıydı ama Jesse birkaçını vurunca rahatladık. 120 yıl önce Amerika’da konuşulan ilkel/vahşi İngilizce’yi anlamak oldukça zordu. Gerçi bu Amerikanyalılar’ın şimdi konuştukları İngilizce’de de pek meymenet yok.

Brad Pitt iyiydi de Oscar? Bilmem ama verseler şaşmam. Michael Clayton’da George Clooney mi, Jesse James’te Brad Pitt mi? Clooney’i de severim ama Pitt’ten yana olurum. Zira Michael Clayton karakteri oyunculuk gerektiren bir karakter değildi, yeterince deneyimli her aktör oynardı o rolü. Yani Clooney kötü değil ama karakter de kastırıcı değil zaten. Bu sene Oscar’ı birinden biri alacak galiba…

Yumurta (2007)

yumurta.jpgYumurta, son zamanlarda izlediğim filmler arasında en keyifli olanıydı. Semih Kaplanoğlu belli ki çok düşünmüş film hakkında. Her küçük ayrıntıyı tek tek ele almış. Her şeyi bir amaçla koymuş filme. Ama hepsinden önemlisi, ortaya çıkan Yusuf karakteri.

Yusuf Tire’de doğup büyümüş. Sonra İstanbul’a yerleşmiş. Bir sahaf dükkanı var, orada yaşıyor. Bir zamanlar şiirler yazmış, hatta bir kitabı bile yayınlanmış. Ama artık yazmıyor.

Tire’yle tüm ilişkisini koparmış. Annesini bile arayıp sormuyor. Bir gün annesinin öldüğünü öğrenince Tire’ye gitmek zorunda kalıyor. Sonra defalarca niyet etse de İstanbul’a dönemiyor, orada takılıp kalıyor.

Yusuf Ed Crane’e benziyor biraz. Hayatın içinde değil de kenarında sanki. Bir kenara çekilmiş, insanları, olup bitenleri izliyor. Ama Ed Crane ifadesizce, alay edercesine kayıtsızca izliyordu insanları. Yusuf kesinlikle kayıtsız değil. O ilgiyle, şaşkınlıkla izliyor başsağlığına gelenleri, bulaşık yıkayan kızı, mezarı sulayan çocuğu… Belki kıskançlıkla, daha çok hüzünle, üzünçle izliyor insanları. Urgan yapan adamın tüm hareketlerini takip ediyor, adamın iş yapışındaki ciddiyet karşısında ilk şokunu yaşıyor.

Çünkü bu insanların tamamı oldukları yerde, sürdükleri hayatta kendilerini anlamlandırmayı başarmışlardır. Ciddiye almaktadırlar yaşadıkları yaşamı, tıpkı Nâzım Hikmet gibi:

yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

İşte bunu başaramamıştır Yusuf, hiçbir zaman, hiçbir yerde. Tire’de çocukken ve aşk şiirleri yazarken bile kendi anlamını bulamamıştır, varlığını haklı çıkaramamıştır. Bunun sıkıntısıyla boğuşan Yusuf, sonunda çoban köpeğinin karşısında yıkıma uğrar. O köpek bile, o boş otlağı, çobanlık ettiği koyunları, hatta Yusuf’u sahiplenmiş, onları korumayı kendine amaç edinmiş, kendi kendini var etmiştir. Yusuf, köpek kadar bile ciddiye alamaz kendini, ciddiye alacak bir şey bulamaz.

Filmin başında Yusuf’un annesini bir tarlada yürürken görüyoruz. Sisler arasında çıkıp geliyor, kameraya yaklaşıp duruyor. Sağa sola baktıktan sonra sola dönüp görüntüden çıkıyor. Biraz sonra kamera ağır ağır dönüyor ve kadını bir patikada sislere doğru ilerlerken görüyoruz. Sonunda sisin içinde yitiyor.

Benzeri bir sahneyi daha sonra mezarlıkta Yusuf’la yaşıyoruz. O da kameraya yaklaşıp duruyor ve sağına bakıyor. Kamera dönerek yine bir patikayı gösteriyor. Sonra Yusuf patikada yürüyüp uzaklaşıyor. Ama Yusuf’un yolu annesi gibi siste, yani bir hiçlikte bitmiyor, bir ormana çıkıyor. Böylece annesinin ölümü, Yusuf’u kendi yolunda biraz daha ilerletmiş oluyor.

Demek ki yaşam, iki ucu sislerle kaplı bir güzergahta, ara sıra durarak, etrafa bakınarak, bazen sağa ya da sola saparak yürüyüp gitmektir. Aslolan da, bu yürüyüşe bir anlam vermektir.

The Invasion (2007)

aaabbb3.jpgIt was like watching “The X-Files” + King’s “Cell” together. (In fact this is a re-re-remake and the idea originates from the novel of Jack Finney, and it’s entertaining to see how the story has evolved during the last 50 years.) We have some kind of alien virus that transforms people. It’s pretty like the “black oil” and it attaches itself to the DNA of the infected people to make them different. It is not “transmitted” via cellular phones but what it turns people into is as horrible as the zombies in Cell. The difference is that these zombies are not insane. In fact they are very sane, even oversane. Perhaps I should call them sanebies instead.

The infected and transformed sanebies have very good intentions. They want to live in peace, without any wars or murders. So they try to infect the whole population of the world to start the age of peace. As the infection spreads, crime rates decrease and all the wars around the world are stopped. But there is a problem. (There always is one!) People who previously had some kind of smallpox disease are immune to the virus and of course sanebies do not like them. Guess what? Kidman’s son is one of the immune ones and she has to save him from the sanebies.

After so many troubles and a long chase, they are rescued at the last minute. The uninfected ones think that those peaceful sanebies are no more humans. Yes, humans may be violent, but this is one of the things that make us human and we are not ready to give up our “humanity” and go live like trees. (Well you may end up with an idea like “to go on being human you should go on killing”, but I hope that’s not the intention of the film.) Some kind of vaccine is produced in an isolated military base. At the end, the virus is defeated and all the infected ones are cured to become as human (and violent) as before. Now the entire world is human again and we can freely go on killing each other.

Whatever, you have 90+ minutes of Nicole Kidman, and what more would you like to see in a movie?

nicole1.jpg