Yazın rehaveti her sene olduğu gibi en çok sinemaları vurdu. Ülkemizin sayılı sinema yazarlarının bile “İzleyecek film yok, müzelere gidin” dediği günlerdeyiz. Her ne kadar önce Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, arkasından Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndeki “Güzelliği Arayış” sergisini senenin önemli güzelliklerinden müzekartınızla dolaşabilseniz ve hatta üzerine her dönem tekrar tekrar gezilebilecek Ayasofya’yı ziyaret edebilseniz bile bu yazının esas amacı şu günlerde vizyonda olan bir film: Margot at the Wedding.
Debut filmi Kicking and Screaming (1995) ile bir hayli sükse yapan ve daha sonraları da az ama öz işler çıkartan Noah Baumbach, yönetmenliğini üstlendiği bu altıncı filmde bir önceki filmi The Squid and the Whale ile benzer bir tema işlemiş: aile ilişkileri. Film, birbirleriyle sevgi/nefret ilişkisi içinde olan iki kızkardeş Margot (Nicole Kidman) ve Pauline’nin (Jennifer Jason Leigh), seneler sonra, Pauline’in kaybedenler anıtından fırlamış bir figür gibi duran nişanlısı Malcolm’la (Jack Black) olan düğün töreni sebebi ile tekrar bir araya gelmesini anlatıyor. Film boyunca iki kızkardeş, eşleri, çocukları, komşular ve yasak aşklar değişik ölçülerde krizler yaşar ve yaşatırken çıkardığımız sonuç “2007 berbat bir yıldı” oluyor ve finalde bu filmin benzerleriyle eş bir sonuca varıyoruz: “I need you/I don’t need you” ikilemini yaşayabileceğiniz yegane insanlar kardeşleriniz olabilir. Bu durumda “ama kardeşler iyidir” diyebiliriz (ya da der miyiz?).
Saturday Night Live’a konuk olduğu bölümü izlediğim 1999 ya da 2000 senesinden beri vasat bir oyuncu olduğuna inandığım Nicole Kidman, başrolde gene kendince bir performans sergilemiş. Kidman’ın kötülüğü, hem Leigh hem de oğlu rolündeki genç oyuncu Zane Pais ile olan sahnelerde iyice açığa çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında otoriteler tarafından filmin genel yapısına yakıştırılamayan Jack Black’e haksızlık yapıldığı bile söylenebilir. Öte yandan Wes Anderson ile dostluğu herkesçe bilinen Baumbach’ın arkadaşıyla ortak özelliklerinden birinin şık bir kadro yaratmak olduğu bu filmde de anlaşılıyor. Bütün oyuncuların uyumlu ve güzel giyindiği bir yapım var karşımızda. Anderson ve Baumbach’ın karakteristiği olan bu özelliklerinin ülkemizdeki temsilcisi ise tiyatro alanından bir grup: Kenterler.
Filmin temasına geri dönecek olursak, Baumbach’ın benzerlerini izleyebileceğimiz bir konuya değindiğini kolayca söyleyebiliriz. Temanın en bilinen örnekleri arasında Woody Allen’ın Hannah and Her Sisters (1986) ve Interiors’ı (1978 ) ya da Ingmar Bergman’ın Cries and Whispers’ı (1972) sayılabilir. Bu konuya değinen Fatih Özgüven, Baumbach’ın kızkardeşlerinin rekabetinin filmde çok ciddiye alınması ve Amerikan taşra nevrozunu lüzumsuzca ve de savurganca içimizi karartmasından ne kadar rahatsız olduğundan dem vurmuş. Filmi izlerken benzer şeyleri düşünmeme rağmen Özgüven’in aksine bunun bilinçli yapılmış olduğuna inandım. Çünkü aynı arızayı, seksenlerde ya da yetmişlerde çekilmiş örneklerine rastlanabilecek, ikibinlerde çekilen çoğu filmde görebiliyoruz.
Örneğin Cameron Crowe’un parladığı romantik-komedi “Say Anything” (1989) ile ikibinlerin aşk masalı olarak anılan “The Notebook”un baş erkek karakterlerini karşılaştıralım. Yirmili yaşlarının başındaki, tıfıl John Cusack’ın canlandırdığı Lloyd ile son dönemin parlayan yıldızı Ryan Gosling’in canlandırdığı Noah karakteri özünde aynı kişidir: Aşkı için her şeyi ikinci plana atabilecek, sevgisinin ispatı onu terk eden kızı sabırla, bir derviş gibi beklemek olan ve gelecek ile ilgili sadece sevdiği kadının yanında olmayı planlayan modern zaman Romeoları. Bu tanım aynı zamanda Hollywood’un “İyi aşık kimdir?” sorusuna da cevabıdır.Bu açıdan baktığımızda Noah ve Lloyd aynı gibidirler. Oysa biraz derine inecek olursak görürüz ki Noah, Lloyd’a göre çok daha bireyselleşmiş, yalnız bir adamdır.Lloyd’dan çok daha içine kapanıktır, bunalımlıdır. Bunun sebebi ise çok açıktır: The Notebook, her ne kadar, 50lilerde geçen bir hikaye olsa da onu çekenler 2000lerin insanlarıdır ve en çok da bu yüzden Noah daha bizden biridir. Ryan Gosling’in canlandırdığı Noah, duruşuyla, bakışıyla, tavrıyla ikibinlerin gencidir. Bu yüzden onda Lloyd’un cana yakınlığının yerini mesafeli bir sempati almıştır.
Ve inanıyorum ki tamamen bu yüzden Margot at the Wedding çok ciddi çekilmiş bir filmdir. Onda Hannah and her Sisters’taki mizah, “ah bu kardeşler, birbirlerinin kuyularını kazarlar sonra gene birbirlerine sarılıp ağlarlar” afacanlığı yoktur. Çünkü geçen yıllar, en çok olaylara sabırlı ve sevecen bakışımızı götürdü. Artık daha bunalımlı, nevrotik ve agresifiz. Bu da problemlerimize yaklaşırkenki mizahi tavrımızdan yiyor. Woody Allen’ın son zamanlarda çektiği filmlere bir bakalım desem karşımıza Match Point gibi ilişkilere materyalizmin vurduğu baltayı anlatan bir başyapıt ile Cassandra’s Dream gibi kardeş ilişkilerine de dokunduran; üstelik de çok sert/acımasız şekilde dokunduran bir film görüyoruz. Allen’ın gül(e)mediği/gülümse(ye)mediği bir dönemi yaşıyorken genç meslektaşı Baumbach’tan bunu beklemek biraz haksızlık olur kanısındayım.
Artık daha yorgunuz, artık daha bıkkınız, artık daha tahammülsüzüz ve bunun etkilerini sinemada da görüyoruz. Belirli periyodlarda belirli sanatçıların farklı şekillerde ifade ettiği gibi söyleyecek olursak: It’s the end of the world as we know it.
But can we still feel fine?


