Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

İsmi kadar uzun bir film, tam 160 dakika. Filmin yarısı “ha vurdu, ha vuracak” diyerek geçti. Sonunda vurdu, ama film yine de bitmedi. Uzun olmakla birlikte fazla sıkıcı bir film değil. Özellikle sessizce at süren ya da sallanan koltukta oturan Jesse James’i izlerken, bir anlatıcının olayların bir bölümünü anlattığı sahneler güzeldi. Birbirine benzeyen bir çok karakter olması (tıpkı gangster filmleri gibi) biraz kafa karıştırıcıydı ama Jesse birkaçını vurunca rahatladık. 120 yıl önce Amerika’da konuşulan ilkel/vahşi İngilizce’yi anlamak oldukça zordu. Gerçi bu Amerikanyalılar’ın şimdi konuştukları İngilizce’de de pek meymenet yok.

Brad Pitt iyiydi de Oscar? Bilmem ama verseler şaşmam. Michael Clayton’da George Clooney mi, Jesse James’te Brad Pitt mi? Clooney’i de severim ama Pitt’ten yana olurum. Zira Michael Clayton karakteri oyunculuk gerektiren bir karakter değildi, yeterince deneyimli her aktör oynardı o rolü. Yani Clooney kötü değil ama karakter de kastırıcı değil zaten. Bu sene Oscar’ı birinden biri alacak galiba…

Yumurta (2007)

yumurta.jpgYumurta, son zamanlarda izlediğim filmler arasında en keyifli olanıydı. Semih Kaplanoğlu belli ki çok düşünmüş film hakkında. Her küçük ayrıntıyı tek tek ele almış. Her şeyi bir amaçla koymuş filme. Ama hepsinden önemlisi, ortaya çıkan Yusuf karakteri.

Yusuf Tire’de doğup büyümüş. Sonra İstanbul’a yerleşmiş. Bir sahaf dükkanı var, orada yaşıyor. Bir zamanlar şiirler yazmış, hatta bir kitabı bile yayınlanmış. Ama artık yazmıyor.

Tire’yle tüm ilişkisini koparmış. Annesini bile arayıp sormuyor. Bir gün annesinin öldüğünü öğrenince Tire’ye gitmek zorunda kalıyor. Sonra defalarca niyet etse de İstanbul’a dönemiyor, orada takılıp kalıyor.

Yusuf Ed Crane’e benziyor biraz. Hayatın içinde değil de kenarında sanki. Bir kenara çekilmiş, insanları, olup bitenleri izliyor. Ama Ed Crane ifadesizce, alay edercesine kayıtsızca izliyordu insanları. Yusuf kesinlikle kayıtsız değil. O ilgiyle, şaşkınlıkla izliyor başsağlığına gelenleri, bulaşık yıkayan kızı, mezarı sulayan çocuğu… Belki kıskançlıkla, daha çok hüzünle, üzünçle izliyor insanları. Urgan yapan adamın tüm hareketlerini takip ediyor, adamın iş yapışındaki ciddiyet karşısında ilk şokunu yaşıyor.

Çünkü bu insanların tamamı oldukları yerde, sürdükleri hayatta kendilerini anlamlandırmayı başarmışlardır. Ciddiye almaktadırlar yaşadıkları yaşamı, tıpkı Nâzım Hikmet gibi:

yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

İşte bunu başaramamıştır Yusuf, hiçbir zaman, hiçbir yerde. Tire’de çocukken ve aşk şiirleri yazarken bile kendi anlamını bulamamıştır, varlığını haklı çıkaramamıştır. Bunun sıkıntısıyla boğuşan Yusuf, sonunda çoban köpeğinin karşısında yıkıma uğrar. O köpek bile, o boş otlağı, çobanlık ettiği koyunları, hatta Yusuf’u sahiplenmiş, onları korumayı kendine amaç edinmiş, kendi kendini var etmiştir. Yusuf, köpek kadar bile ciddiye alamaz kendini, ciddiye alacak bir şey bulamaz.

Filmin başında Yusuf’un annesini bir tarlada yürürken görüyoruz. Sisler arasında çıkıp geliyor, kameraya yaklaşıp duruyor. Sağa sola baktıktan sonra sola dönüp görüntüden çıkıyor. Biraz sonra kamera ağır ağır dönüyor ve kadını bir patikada sislere doğru ilerlerken görüyoruz. Sonunda sisin içinde yitiyor.

Benzeri bir sahneyi daha sonra mezarlıkta Yusuf’la yaşıyoruz. O da kameraya yaklaşıp duruyor ve sağına bakıyor. Kamera dönerek yine bir patikayı gösteriyor. Sonra Yusuf patikada yürüyüp uzaklaşıyor. Ama Yusuf’un yolu annesi gibi siste, yani bir hiçlikte bitmiyor, bir ormana çıkıyor. Böylece annesinin ölümü, Yusuf’u kendi yolunda biraz daha ilerletmiş oluyor.

Demek ki yaşam, iki ucu sislerle kaplı bir güzergahta, ara sıra durarak, etrafa bakınarak, bazen sağa ya da sola saparak yürüyüp gitmektir. Aslolan da, bu yürüyüşe bir anlam vermektir.

The Invasion (2007)

aaabbb3.jpgIt was like watching “The X-Files” + King’s “Cell” together. (In fact this is a re-re-remake and the idea originates from the novel of Jack Finney, and it’s entertaining to see how the story has evolved during the last 50 years.) We have some kind of alien virus that transforms people. It’s pretty like the “black oil” and it attaches itself to the DNA of the infected people to make them different. It is not “transmitted” via cellular phones but what it turns people into is as horrible as the zombies in Cell. The difference is that these zombies are not insane. In fact they are very sane, even oversane. Perhaps I should call them sanebies instead.

The infected and transformed sanebies have very good intentions. They want to live in peace, without any wars or murders. So they try to infect the whole population of the world to start the age of peace. As the infection spreads, crime rates decrease and all the wars around the world are stopped. But there is a problem. (There always is one!) People who previously had some kind of smallpox disease are immune to the virus and of course sanebies do not like them. Guess what? Kidman’s son is one of the immune ones and she has to save him from the sanebies.

After so many troubles and a long chase, they are rescued at the last minute. The uninfected ones think that those peaceful sanebies are no more humans. Yes, humans may be violent, but this is one of the things that make us human and we are not ready to give up our “humanity” and go live like trees. (Well you may end up with an idea like “to go on being human you should go on killing”, but I hope that’s not the intention of the film.) Some kind of vaccine is produced in an isolated military base. At the end, the virus is defeated and all the infected ones are cured to become as human (and violent) as before. Now the entire world is human again and we can freely go on killing each other.

Whatever, you have 90+ minutes of Nicole Kidman, and what more would you like to see in a movie?

nicole1.jpg

Captivity (2007)

captivity.jpg40 sene önce Night of the Living Death filminde insan kollarını, bacaklarını kemiren zombiler herhalde izleyenlere çok iğrenç gelmişti. Şimdi 40 sene sonra, aradaki psikolojik yıpratma döneminin sona ermesiyle birlikte, korku filmleri 60’ların ucuz kan banyolarına geri dönmeye başladı. Dehşet Odası (Captivity – Roland Joffê) kesinlikle “testerenin” açtığı kesiklerden fışkıran filmlerden biri.

Filmde doğru dürüst bir öykü yok. Kurbanlardan birinin aslında katillerden biri olması dışında parlak sayılabilecek bir fikir de yok. Korku unsuru korkutmaktan öte iğrendiren sahneler üzerine kurulmuş. Kendini her türlü korku filmini görmeye adamış sağlam mideli tür fanatiklerinden başkasını da cezbedecek bir yönü yok. Birçok örnek gibi seyredilip unutulacak bir film sadece.

1408 (2007)

1408.jpg1408, Stephen King’in Karanlık Öyküler (Altın Kitaplar – 2003) adıyla çevrilmiş olan Everything’s Eventual isimli kitabındaki öykülerden biri. King bu öyküyü, bir öykünün nasıl başlaması ve gelişmesi gerektiğini göstermek amacıyla yazmaya başlamış. Bitirmeyi düşünmüyormuş. Ancak bir şekilde öykü kendini yazdırmış ve King’in kendisinin de en ürktüğü öykü haline gelmiş.

Mike Enslin, artık mitleşmiş korkulu yerleri gezerek bunlar hakkında kitaplar yazan bir yazardır. Yeni kitabı olan “Hayaletli 10 Odada 10 Gece” için Dolphin Oteli’nin 1408 numaralı odasında kalmak istemektedir. Otelin yöneticisi Gerald Olin onu bu fikirden vazgeçirmeye çalışır. Çünkü o odada birçok intiharın yanı sıra onlarca doğal ölüm gerçekleşmiştir. Bu sebeple oda yıllardır kapalı tutulmakta ve müşterilere verilmemektedir.

Hayaletlerin ve benzeri korkunç doğaüstü yaratıkların varlığına inanmayan Enslin odada kalmak konusunda ısrar eder. Ancak onu bekleyen hayalet falan değildir. Karşısındaki şeytani varlık odanın kendisidir. Enslin odada ancak bir saatten biraz fazla kalabilir. Bu sürede hep yanında taşıdığı teybe anlamsız kayıtlar yapar. Oda onu bir şekilde kontrolü altına alır, üzerinde garip bir hakimiyet kurar, onu umutsuzluğa ve hayattan iğrenmeye doğru sürükler. Gittikçe yoğunlaşıp onu sıkıştırır, üzerine gider. Sonunda Enslin bu baskıya dayanamaz ve – tıpkı önceki kurbanlar gibi – bundan kurtulmanın yolu olarak kendini öldürmeye çalışır, üzerindeki gömleği ateşe verir. Ancak bu anda esrarengiz bir şekilde oda onu salıvermeye karar verir, kapı açılır, Enslin koridora fırlar ve oradaki bir adam tarafından söndürülür. Bu maceradan geriye Enslin’in vücudundaki yanıklar, çılgın abuklamalarla dolu köşeleri yanmış bir teyp ve hiç bitirilememiş bir kitap kalır.

Tabii ki, bir tek kişinin kapalı bir odada dayanılmaz bir iç sıkıntısına düşüp kendini öldürmeye kalkması, bir filmi dolduracak hikaye değil. Bu sebeple de bu öyküden yola çıkılarak çekilen aynı isimli filmde (Mikael Håfström – 2007), odada kilitli kalıp deliren yazar fikri dışında öyküden bir şey kalmamış. Enslin’in ailevi sorunları (babasıyla ve kısa zaman önce kaybettiği küçük kızıyla ilgili anıları) filme bir açılım kazandırmak için uydurulmuş. Ayrıca odanın Enslin’e uyguladığı binbir türlü fiziksel işkence de “psikolojik yıkım” fikrinin önüne geçmiş.

Filmin öyküden farklı buluşları arasında en güzeli ise sahte bitiş sahnesi. Enslin birden kendini hastanede buluyor ve olanların bir sörf kazası sonrasında bilinçsizken gördüğü bir tür rüya olduğunu anlıyor. Eski hayatına dönüyor ancak birden bire tüm dünyası yıkılıyor ve kendini yeniden odada buluyor. Bu şoka dayanamayan Enslin her şeye bir son verebilmek için, kendi ölümünü de göze alarak odayı ateşe veriyor. Sonuçta iftaiyeciler tarafından kurtarılıyor. Elindeki yanmış teypte ise, kendi saçmalarının yanı sıra, odadayken hayalini gördüğü ölmüş kızının sesinin de kayıtlı olması, filmin kapanışında seyirciye nihayet gerçek bir ürküntü vermeyi başarıyor.

Sonuçta filmin, asıl fikir dışında öyküyle ilgisi yok. Korku unsuru bazı ani şok görüntüleriyle, gerilim unsuru ise germekten çok sıkıntı veren bitmez tükenmez zorluklarla sağlanmaya çalışılmış. Dolayısıyla filmde öyküdeki ürküntüyü bulmak zor. Böylece bir kez daha yazı kazanıyor.

Amerikan Sapığı (2000)

as_kitap.jpgBret Easton Ellis’in kitabı Amerikan Sapığı (Om Yayınevi – 2003) Amerika’nın en çok kazanan ve en iyi yaşayan kesimindeki yozlaşmanın ve sapkınlığın boyutlarını anlatmayı amaçlıyor. Bu amaca ulaşmanın yolu olarak da, insanların neler giydiklerinin, nerelere gidip neler yediklerinin çileden çıkarırcasına detaylı anlatımları kullanılıyor. Bunlar bir kenara koyulsa herhalde kitabın hacmi üçte birine inerdi. Bu gereksiz kitabın gereksizliğiyle yetinilmedi, bir de filmi yapıldı.

Hep denir ya kitaptan uyarlanan filmler başarısızdır. Bunu yanlışlayan en güzel örneklerden biri de, Amerikan Sapığı’nın filmi (Mary Harron – 2000). Bu film bir uyarlama olarak çok çok başarılı, as_film.jpgçünkü yüzlerce sayfa boyunca hiçbir şey anlatmayan bir kitaptan dakikalar boyunca hiçbir şey anlatmayan bir film ortaya çıkarılmış. Keşke kitaptan sadece esinlenilseymiş de, anafikir benimsenip farklı şekilde işlenseymiş. Ama film bu haliyle, kitabın birebir görsel kopyası olmaktan başka bir özelliğe sahip değil.

Yine dönüp dolaşıp konuyu Hannibal’a bağlarsak; diyebiliriz ki Bateman hem kitapta hem filmde hazıra konuyor, bir nevi beleşte bekliyor ve kendisine önceden hazırlanmış zeminde bir iki kıvrak hareketle üne kavuşuyor.

Dolayısıyla bir kez daha: Hannibal sen bizim herşeyimizsin!

Disturbia (2007)

Film hakkındaki düşüncelerim karışık. Sanırım bu yönetmenin de kafasının karışık olmasından kaynaklanıyor. Germekle gevşetmek arasında gidip gelen filmin ilk yarısı pek de işe yaramaz bir azgın gençlik filmine benziyor. İkinci yarıda ise yönetmen sanki “işte bakın, istersem yaparım” dercesine ortamı germeye başlıyor. Delikanlı Kale korku evinden anasını alıp gidene kadar da bu gerilim gayet tadında devam ediyor.

Aslında filmin başlangıcı tümünü de özetler gibi. Fragmanından ve kör gözüne Rear Window çağrışımından yola çıkarak orta üstü beklentiyle gidilen bir filmin, samimiyetsiz ve yapay bir balık tutan baba-oğul sahnesiyle açılması “aman tanrım!” dedirtti. Üstüne bir de gidip coca cola açıp içtiklerinde parama acıdım doğrusu. Ama birkaç dakika içinde her şey değişti, müthiş bir araba kazası sahnesiyle baba yok oldu, oğul suçluluk duygusuyla başbaşa kalıverdi. O anda ümitlenmeye başlamıştım işte, ama maalesef ilk yarının kalanı anlamsız zaman kaybıyla geçti.

Peki neden? Düşünebildiğim iki neden geliyor aklıma: 1. Yönetmen, baba bir film yapmak için yola çıktı ama stüdyolara bir türlü filmle ilgili fikirlerini kabul ettiremedi. Mali desteği sağlayabilmek için bikini soslu hafif gençlik filmi tarzına yaklaşmayı ve filme gömülü reklam tufanını kabul etmek zorunda kaldı. Sanki yönetmen “alın filmin ilk yarısı sizin olsun, çıkarın filmin parasını, kalanını da ben kafama göre çekeyim” demiş. 2. Ya da yönetmen, baba bir film yapabilecek yetenekte de bunun farkında değil. Bu daha vahim olur doğrusu, ben birinciye inanmak isterim. Karar vermek için Taking Lives (2004) da izlenmeli.

Shia LeBeouf bu seneyi bereketli geçiriyor. Transformers’tan sonra burada da şaşkın ama gerekirse kahramanlaşabilen genci oynuyor. Seneye de Indiana Jones’un dördüncü macerasında yer alacak. İyi başlangıç…

Ulrich Mühe

Bu senenin yabancı film Oscar’ını alan Başkalarının Hayatı (2006) filminde Yüzbaşı Wiesler rolündeki Ulrich Mühe’nin dinginliğini sevmiştim. Hatta filmi sevmemi de sanırım Mühe sağladı. Sorgucu yüzbaşı da olsa, gazete dağıtıcısı da olsa aynı görev disipliniyle çalışan, adanmış – ve bu yüzden kaybetmiş – bir adam olan Wiesler, yıllar boyunca inandığı sistemin zaaflarını buldukça kendi felaketine doğru sürüklenirken Mühe onu ustalıkla canlandırıyordu.

muhe.jpg

Filmi seyrettikten sonra defterime “bir çok başrolde daha oynasın” diye yazmışım ama Mühe’nin pek şansı olmadı. 22 temmuzda daha 54 yaşındayken mide kanserinden öldü. Talihsizlik işte…

Transformers (2007)

trfm.jpgGeçen yıllarda varlıklarını unutsam da transformers aklımdan tamamıyla silinmemiş. Filmi gelecek dediklerinde hemen içinden şarkısı geçti: “Transformers! Robots in disguise!” Filmin fragmanları ise bol aksiyon vaad ediyordu. Aralarında en güzeli Mars’a inen sondanın başına gelenlerle ilgili olandı. Hevesle bekledim filmi. Transformers’ın birden ortaya çıkan “ciddi” hayranları kadar hayal kırıklığına uğramadım. Ama yoruldum filmi seyrederken. Özellikle robotların dönüşümü sırasında hangi parça nereye gidiyor diye takip etmekten gözlerim yerinden fırlayacaktı. Tamam aksiyon iyidir de bu kadar çok olunca kafa şişirmeye başlıyor. Yine de film görkemli olmuş, bana göre kabul edilebilir bir filmdi.

Benim hayal kırıklığım ise Bumblebee hakkında. Biz küçükken bu robot sevimli sarı bir vosvosa dönüşürdü. Şimdi gitmiş, Camaro olmuş. Eyvallah, o konsept Camaro da güzel, verseler almam demem de yakışmamış naif Bumblebee’ye. Bir de arabanın satın alındığı sahnede, eskiye nispet yapar gibi neden hırpalattınız ki o yaşlı vosvosu, onun suçu ne? Aradan geçen zamanda hassas Bumblebee maçolaşmış, büyümüş de koca bir koçyiğit olmuş. Ama ben tosbağa halini hatırlamayı tercih ediyorum.

buble.jpg

Bride of the Monster (1955)

Çılgın bilimadamı Dr. Eric Varnoff atomik güçlerle donanmış bir insan ırkı yaratmak peşindedir ve bu hayalini gerçekleştirmek için 12 kişiyi deneylerde heba etmekten kaçınmaz. Yaşadığı yerdeki gölün etrafında bu 12 kişinin kaybolması dikkat çeker ve polis olayı araştırmaya başlar. Bu arada olayı araştıran polis memurunun gazeteci olan meraklı nişanlısı da Dr. Varnoff’un eline düşer.

bom2.jpg

Bu B ötesi bir film. Setler korkunç, kavga sahnelerinde duvarların yıkılmak üzere olduğu görülüyor. Plastik bir ahtapot ortada dolaşıp insanları yiyor. Ama aslında bu sahnelerde cansız ahtapotla güreşen insanları görüyoruz. Filmin sonunda ise tüm saçmalıklar doruk noktasına ulaşıyor. Dr. Varnoff, o ana kadar kendisine yardım eden ama birden kızı kurtarmaya karar veren insan azmanı Lobo ile güreşirken, dublörün Lobo’dan daha uzun görünmek için giydiği platform topuklu ayakkabılar bütün sahne boyunca görülüyor.

Filmde bütün efektler çok kötü. Sahne dizilişi berbat. Sahneler anlamsız şekilde birden başlıyor ve bitmeden kesiliveriyor. Tüm bunlar yönetmen Edward D. Wood’un ününü gerçekten hak ettiğini gösteriyor. Wood gelmiş geçmiş en berbat yönetmen olarak tanınıyor. Senaryosunu da kendi yazdığı bu film ise onun şaheseri olarak gösteriliyor, yani yönettiği en kötü film.

Filmin tek ve kocaman bir artısı var: Dr. Varnoff’u Bela Lugosi oynuyor. Onun son filmi bu, 73 yaşında. Artık çok yaşlı ve güçsüz olduğu belli ama performansı yine de güzel. Özellikle doktorun ülkesinden kaçmak zorunda kalması ve geri dönememesiyle ilgili sahnelerde çok başarılı. Uzun boyu, korkutucu bakışları, ince uzun parmaklarıyla hâlâ Drakula gibi görünüyor. Aksanı da bu etkiyi artırıyor. Lugosi, böyle kötü bir filmde de olsa, kendi adına güzel bir performansla kariyerini noktalıyor.

(Filmin IMDB bağı)

« Yeni Yazılar