Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Karanlıktakiler (2009)

KaranlıktakilerBirden popüler olan şeylere karşı insafsız bir önyargı geliştiriyorum. Çağan Irmak’ta da aynı şey oldu. Babam ve Oğlum’u görmeye gitmeyi ağırdan aldım ve film birden fenomene dönüştü. Her izleyen, filmin neresinde nasıl ağlamaya başladığını anlattı. Tüm izleyenlerde aynı etkiyi yaratan, yaşına, cinsine, toplumdaki yerine bakmadan istisnasız herkesin beğendiği film, bendeki bu popülarite önyargısını körükledi. Filmi izlemedim. Hatta önyargı, arada Ulak’ı yok saydırıp, Issız Adam’a kadar bulaştı. Onları da izlemedim. Issız Adam da, aynı çapta olmasa bile kitlesel bir beğeni patlaması yarattı. Önce “oldies but goldies” popülerliğini arkasına alarak ilgi uyandıran şarkılar konuşuldu, insanları sarmaladı, filmi beğenmeye zorladı. Sonra film, öncekinden daha küçük bir fenomene dönüşmeye başladı. H……’ın anlattığına göre, kimi sahneleri geri sarıp defalarca izleyerek salya sümük ağlayan gençler dahi varmış.

Bunlara rağmen, daha fragmanını gördüğüm anda biliyordum Karanlıktakiler’i izleyeceğimi. Birkaç Kabuslar Evi bölümü dışında, Asmalı Konak dahil hiçbir işini izlemediğim Çağan Irmak’a buradan başlamak biraz acayip olacaktı. Ama her türlü önyargıma, sonucun ne olacağını aşağı yukarı tahmin etmeme, hatta bu tahminimi teyit edecek şeyler okumama rağmen filme gittim. Neden? Çünkü: Meral Çetinkaya ve Erdem Akakçe.

Sonuç: Unutulmaz bir film değil. Annenin deliliğine fazlasıyla yaslanan, sırf bu yüzden Meral Çetinkaya’yı abartılı bir delilik içine hapseden bir film. Ben filmden, Gülseren’in deliliğine bir sebep biçip “yazık bunlara da” dedirtmenin ötesinde; Egemen’in hayatında ilk defa gerçekten egemen olduğu, kendisini hapseden, artık kendisine de bulaşmaya başlayan bu delilikten beklenmedik biçimde ve hatta “delice” yollarla kurtulduğu bir son beklerdim. Bu son, anne ile oğlun motosiklete atlayıp, herşeyi geride bırakarak tepelerin ardındaki aydınlığa doğru yitip gitmeleri olamaz kesinlikle. Tabii asıl amaç, önceki filmlerde olduğu gibi, hislenmeye teşne izleyicinin duygularını dürtüp ağlak bir sonla akılda kalmaya çalışmak ise, o başka…

Filmde akılda kalan belki tek şey, Umay ile Ara’daki Ender’in ortak kaderiydi. Görünüşe bakılırsa, bunalmış beyaz Türklerin öykülerini izlemeye devam edeceğiz.

Videodrome (1983)

videodrome

“Televizyon ekranı akıl gözünün retinasıdır… Bu yüzden, televizyon gerçekliktir ve gerçeklik televizyondan daha azdır. …. Senin gerçekliğinin daha yarısı şimdiden bir video sanrısı olmuş. Dikkatli olmazsa, tamamen sanrı haline gelecek. O zaman, oldukça garip yeni bir dünyada yaşamayı öğrenmek zorunda kalacaksın.”

Brian O’Blivion’ın söylediği bu sözlere dikkat etmeden, filmi o dönemin standartlarına uygun bir korku/gerilim filmi olarak seyretmek de mümkün. Max Renn küçük bir televizyon kanalının yöneticisi olarak kanalı ayakta tutmak için, şiddet ve pornografi dahil her türlü içeriği yayınlama taraftarıdır. Bir gün amaçlarına çok uygun olan, gerçek işkence ve cinayet görüntülerinden oluşan bir kaçak yayın keşfeder. Ancak bu yayını izledikçe yavaş yavaş gerçeklik duygusunu yitirir, sanrılar görmeye başlar. Sonunda bambaşka bir gerçeklikle “gerçek” gerçekliğin birbirine girdiği “oldukça garip yeni bir dünya” içinde yaşamaya başlar. Çeşitli cinayetler işler ve sonunda kendini öldürür.

Filmde olup bitenlerin ne kadarının gerçekte olduğu, ne kadarını Renn’in zihninde yarattığı belli değil. Üstelik film, olaylara yeterli bir açıklama getirmeden, Renn’in intiharıyla bitiveriyor. Senaryodaki olaylar birbirlerine pek bağlı değil, bir nedensellik sırası da izlenmiyor çoğunlukla. Her şey, çıldırmış bir adamın zihnindeki abuk sabuk olaylardan ibaret gibi. Cronenberg’in biraz dağınık senaryo yazarlığına güzel bir örnek daha.

Ancak film, insanlığı – ya da insanlığı temsil eden bir tek bireyi – felakete sürükleyen kitle iletişim araçları hakındaki gerilim filmlerinin güzel bir örneğini oluşturuyor. O’Blivion’ın televizyon için söylediği şu sözler, 25 sene sonra artık İnternet’te geçirilen hayatlara dair bir kehanet gibi: “Tabii ki O’Blivion doğduğumda bana verilen isim değil. Bu benim televizyon adım. Yakında hepimizin böyle özel isimleri olacak. Katod tüpünün ışımasını sağlamak için tasarlanmış isimler…”

Artık katod tüplerinde değil LCD ekranlarda hayat bulan yepyeni bir kitle iletişim aracımız var. Üstelik hepimizin bu alanda kullandığı “özel isimler” de mevcut. Gerçekliğimizin çoğu bu ekrandan aldığımız bilgilerden oluşuyor ve bu bilgilerin yarattığı sanrılar içinde yaşıyoruz. Sonuçta birer Max Renn oluyoruz yavaş yavaş…

Margot at the Wedding (2007)

Yazın rehaveti her sene olduğu gibi en çok sinemaları vurdu. Ülkemizin sayılı sinema yazarlarının bile “İzleyecek film yok, müzelere gidin” dediği günlerdeyiz. Her ne kadar önce Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, arkasından Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndeki “Güzelliği Arayış” sergisini senenin önemli güzelliklerinden müzekartınızla dolaşabilseniz ve hatta üzerine her dönem tekrar tekrar gezilebilecek Ayasofya’yı ziyaret edebilseniz bile bu yazının esas amacı şu günlerde vizyonda olan bir film: Margot at the Wedding.

Debut filmi Kicking and Screaming (1995) ile bir hayli sükse yapan ve daha sonraları da az ama öz işler çıkartan Noah Baumbach, yönetmenliğini üstlendiği bu altıncı filmde bir önceki filmi The Squid and the Whale ile benzer bir tema işlemiş: aile ilişkileri. Film, birbirleriyle sevgi/nefret ilişkisi içinde olan iki kızkardeş Margot (Nicole Kidman) ve Pauline’nin (Jennifer Jason Leigh), seneler sonra, Pauline’in kaybedenler anıtından fırlamış bir figür gibi duran nişanlısı Malcolm’la (Jack Black) olan düğün töreni sebebi ile tekrar bir araya gelmesini anlatıyor. Film boyunca iki kızkardeş, eşleri, çocukları, komşular ve yasak aşklar değişik ölçülerde krizler yaşar ve yaşatırken çıkardığımız sonuç “2007 berbat bir yıldı” oluyor ve finalde bu filmin benzerleriyle eş bir sonuca varıyoruz: “I need you/I don’t need you” ikilemini yaşayabileceğiniz yegane insanlar kardeşleriniz olabilir. Bu durumda “ama kardeşler iyidir” diyebiliriz (ya da der miyiz?).

Saturday Night Live’a konuk olduğu bölümü izlediğim 1999 ya da 2000 senesinden beri vasat bir oyuncu olduğuna inandığım Nicole Kidman, başrolde gene kendince bir performans sergilemiş. Kidman’ın kötülüğü, hem Leigh hem de oğlu rolündeki genç oyuncu Zane Pais ile olan sahnelerde iyice açığa çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında otoriteler tarafından filmin genel yapısına yakıştırılamayan Jack Black’e haksızlık yapıldığı bile söylenebilir. Öte yandan Wes Anderson ile dostluğu herkesçe bilinen Baumbach’ın arkadaşıyla ortak özelliklerinden birinin şık bir kadro yaratmak olduğu bu filmde de anlaşılıyor. Bütün oyuncuların uyumlu ve güzel giyindiği bir yapım var karşımızda. Anderson ve Baumbach’ın karakteristiği olan bu özelliklerinin ülkemizdeki temsilcisi ise tiyatro alanından bir grup: Kenterler.

Filmin temasına geri dönecek olursak, Baumbach’ın benzerlerini izleyebileceğimiz bir konuya değindiğini kolayca söyleyebiliriz. Temanın en bilinen örnekleri arasında Woody Allen’ın Hannah and Her Sisters (1986) ve Interiors’ı (1978 ) ya da Ingmar Bergman’ın Cries and Whispers’ı (1972) sayılabilir. Bu konuya değinen Fatih Özgüven, Baumbach’ın kızkardeşlerinin rekabetinin filmde çok ciddiye alınması ve Amerikan taşra nevrozunu lüzumsuzca ve de savurganca içimizi karartmasından ne kadar rahatsız olduğundan dem vurmuş. Filmi izlerken benzer şeyleri düşünmeme rağmen Özgüven’in aksine bunun bilinçli yapılmış olduğuna inandım. Çünkü aynı arızayı, seksenlerde ya da yetmişlerde çekilmiş örneklerine rastlanabilecek, ikibinlerde çekilen çoğu filmde görebiliyoruz.

Örneğin Cameron Crowe’un parladığı romantik-komedi “Say Anything” (1989) ile ikibinlerin aşk masalı olarak anılan “The Notebook”un baş erkek karakterlerini karşılaştıralım. Yirmili yaşlarının başındaki, tıfıl John Cusack’ın canlandırdığı Lloyd ile son dönemin parlayan yıldızı Ryan Gosling’in canlandırdığı Noah karakteri özünde aynı kişidir: Aşkı için her şeyi ikinci plana atabilecek, sevgisinin ispatı onu terk eden kızı sabırla, bir derviş gibi beklemek olan ve gelecek ile ilgili sadece sevdiği kadının yanında olmayı planlayan modern zaman Romeoları. Bu tanım aynı zamanda Hollywood’un “İyi aşık kimdir?” sorusuna da cevabıdır.Bu açıdan baktığımızda Noah ve Lloyd aynı gibidirler. Oysa biraz derine inecek olursak görürüz ki Noah, Lloyd’a göre çok daha bireyselleşmiş, yalnız bir adamdır.Lloyd’dan çok daha içine kapanıktır, bunalımlıdır. Bunun sebebi ise çok açıktır: The Notebook, her ne kadar, 50lilerde geçen bir hikaye olsa da onu çekenler 2000lerin insanlarıdır ve en çok da bu yüzden Noah daha bizden biridir. Ryan Gosling’in canlandırdığı Noah, duruşuyla, bakışıyla, tavrıyla ikibinlerin gencidir. Bu yüzden onda Lloyd’un cana yakınlığının yerini mesafeli bir sempati almıştır.

Ve inanıyorum ki tamamen bu yüzden Margot at the Wedding çok ciddi çekilmiş bir filmdir. Onda Hannah and her Sisters’taki mizah, “ah bu kardeşler, birbirlerinin kuyularını kazarlar sonra gene birbirlerine sarılıp ağlarlar” afacanlığı yoktur. Çünkü geçen yıllar, en çok olaylara sabırlı ve sevecen bakışımızı götürdü. Artık daha bunalımlı, nevrotik ve agresifiz. Bu da problemlerimize yaklaşırkenki mizahi tavrımızdan yiyor. Woody Allen’ın son zamanlarda çektiği filmlere bir bakalım desem karşımıza Match Point gibi ilişkilere materyalizmin vurduğu baltayı anlatan bir başyapıt ile Cassandra’s Dream gibi kardeş ilişkilerine de dokunduran; üstelik de çok sert/acımasız şekilde dokunduran bir film görüyoruz. Allen’ın gül(e)mediği/gülümse(ye)mediği bir dönemi yaşıyorken genç meslektaşı Baumbach’tan bunu beklemek biraz haksızlık olur kanısındayım.

Artık daha yorgunuz, artık daha bıkkınız, artık daha tahammülsüzüz ve bunun etkilerini sinemada da görüyoruz. Belirli periyodlarda belirli sanatçıların farklı şekillerde ifade ettiği gibi söyleyecek olursak: It’s the end of the world as we know it.

But can we still feel fine?

Suspiria (1977)

Bu filmi çekilişinden 30 sene sonra izleyip, “İyi de ne var ki bunda? Neresi başyapıt!” demek çok kolay. Aradan geçen zaman boyunca öyle vahşi sahneler gördük ki, kurbanın kalbine defalarca bıçak saplanması, atmakta olan kalbi açıkça görüyor olmamıza rağmen, pek de ürkütmüyor bizi. Üstelik o kalbin yapaylığı, tüm efektler gibi – bugüne kıyasla – amatörce hazırlanmış olması, bilgisayar destekli güncel dehşet sahneleri yanında oldukça ilkel kalıyor. Peki bu durumda, Suspiria’yı yine de vazgeçilmez yapan ne? Müzik ve olağandışı renk kullanımı mı?

Şüphesiz bunların filmin atmosferi üzerinde büyük etkisi var. Filmin başından sonuna kadar neredeyse hiç durmayan ürkünç müzik, filmle bütünleşmiş adeta. Öyle ki, filmi müziğinden bağımsız düşünmek imkansızlaşmış. Öte yandan, aşırı canlı renkler filme bir rüya, daha doğrusu bir kabus gerçekliği katıyor. Belki de cevap burada. Suspiria’yı izlemek, kabus olduğunu bile bile ve korkmak gerekmediği halde korka korka, bir kabus görmek gibi. Bir taraftan olan bitenin sadece hayal ürünü olduğunu, uyanınca biteceğini bilmenin rahatlığı, diğer yandan yine de bu kabusun içinde olmanın, bir parçası haline gelmenin ürkünçlüğü. Müzik ile renklerin aşırı kullanımı işte bu duyguyu güçlendiriyor ve filmin kabus havasını destekliyor.

Sonuçta ne ölüm sahneleri çok yaratıcı, ne cadılar çok korkunç, ne de öykü yeterince sürükleyici. Ama ortaya çıkan şeyin bütün olarak tekinsiz bir etkileyiciliği var. Hissettirdiği duygulardan pek hoşlanmasa da bazı şeyleri yapmadan duramaz insan. Suspiria’yı izlemek de bunlardan biri.

Targets (1968)

Targets’ın DVD’sini bir B filmi beklentisiyle satın aldım. 125.000 $’lık bütçesi ve ilginç yapım hikayesi de aslında bu filmi o kategoriye koyuyor. Ancak sonuçta ortaya eldeki malzemeye göre çok bir film çıkmış. Bunda Bogdanovich’in iki ayrı öyküyü Samuel Fuller’ın da yardımıyla çok iyi harmanlamasının etkisi var.

Film fabrikatörü Roger Corman, Karloff’un kendisine iki günlük çalışma borçlu olduğunu fark etmeseydi, bu film hiç ortaya çıkmayacaktı. Bogdanovich bu filmdeki “ilk başarıyı” belki başka bir film ile yakalamak durumunda kalacaktı. Corman ona aradığı fırsatı verdi ama iki koşul öne sürdü: 1) Karloff ile toplam iki gün çalışarak 20 dakikalık yeni çekimler yapılacak, 2) Corman’ın daha önce yönettiği The Terror’dan 20 dakikalık bir bölüm kullanılacak. İlk yönetmenlik fırsatının böyle garip iki şarta bağlı olması Bogdanovich’i germiştir herhalde. Ama yine de işin içinden çıkmayı başarmış.

Film, bir dönüm noktasının imlenmesi sanki. Korku filmlerini dolduran ucubelerin, canavarların, insan yiyen bin bir türlü mahlukatın artık yavaş yavaş popülerliğini kaybettiği, birden canileşen sıradan insanların onların yerini aldığı bir dönemde çekilmiş film. Filmde iki ayrı öykü paralel gelişiyor.

Birincisi kült korku filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Byron Orlok hakkında. Orlok çok yaşlanmış olmasına rağmen popülerliğini sürdürüyor. Ancak artık filmlerde yer almak istemiyor. Çünkü ona göre insanların korku anlayışı çok değişmiş, kendi oynadığı eski filmler de çağ dışı kalmış. Bunun en büyük ispatı, gazatelerin boy boy yazdığı, 12 kişiyi vuran adamın öyküsü değil mi? Orlok da bu haberden sonra artık korku camiası içinde yeri olmadığına karar veriyor. Bir açıkhava sinemasının açılışında hayranlarıyla son defa buluşacak ve sonra tamamen emekli olacak.

İkinci öyküde Bobby Thompson var. Vietnam gazisi olan genç adam silahlara saplantılı bir ilgi duyuyor. Ayrıca içinde günden güne güçlenen bir öldürme güdüsü var. Sonunda bu güdüye dayanamıyor, karısını ve annesini vuruyor. Bir otoyolun kenarına gidip yoldan geçen arabalardaki insanları vuruyor. Sonra da açıkhava sinemasına gidip film izeleyenleri öldürüyor.

Her iki öykü de gerçek sayılır. Çok yaşlanmış, güçlükle yürüyen, ama oyunculuk gücünden hiçbir şey kaybetmemiş olan Boris Karloff’u, kendine çok benzeyen bir rolde izlemek filme bir belgesel havası katıyor. Ayrıca Thompson’ın sahneleri de belgesel gibi izlenebilir. Çünkü yönetmen Thompson’ı överek hayran olunacak psikopat portresi çizmiyor. Onu iğrenç bir katil olarak da göstermiyor. Güdülerine yenik düşen, hatta buna kendi bile anlam veremeyen sıradan bir insanı izliyoruz film boyunca. Üstelik Thompson’ın yaptıkları gerçek bir olaydan uyarlanmış.

1966’da Charles Joseph Whitman adında bir adam, karısını ve annesini vurduktan sonra Teksas Üniversitesi’nin kulesine çıkıp etrafa ateş etmeye başladı. 14 kişiyi öldürdü, 31 kişiyi yaraladı. Sonunda polis tarafından vurularak öldürüldü. Tıpkı Thompson gibi Whitman da kendisine neler olduğuna anlam verememiş. Geride bıraktığı veda notunda şöyle yazmış:

“Beni bu mektubu yazmaya zorlayanın ne olduğunu kesinlikle anlayamıyorum. Belki son zamanlarda yaptıklarıma belirsiz de olsa bir neden bulmak içindir. Bugünlerde bana ne olduğunu anlamıyorum. Herkes kadar akılcı ve zeki sıradan bir genç adam olmalıydım. Ancak son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) sıradışı mantıksız düşüncelerin kurbanı haline geldim.” (Bir Poe hikayesinin başlangıç cümleleri sanki…)

Filmde de karşımızda işte tam böyle bir Thompson var. Kendi de biliyor bir şeylerin ters gittiğini. Ancak karşı koymuyor ya da koyamıyor.

Filmin başarısı, Discovery Channel’ın Crime Night programlarına benzer bir konuyu sinema diline çok başarılı şekilde tercüme etmesinde. Thompson’ın evinde işlediği ilk cinayetlerden sonraki dinginliği, annesini ve karısını yataklarına götürüp örtülerin altına gizlemesi, onlardan arta kalan kan izleri, bakkal çırağının duvar dibinde iki büklüm duruşu olayın nedensizliğini, anlamsızlığını vurguluyor. Thompson’ın otoyol kenarındaki rafineri kulesini terk ederken ardında bıraktığı silahlar sanki az önce onlarca kişinin vurulmasında kullanılmamış gibi. Filmin sonunda, birçok kişinin öldüğü, büyük bir karmaşanın yaşandığı açıkhava sinema alanını bir süre bomboş izliyoruz. Hiçbir şey olmamış gibi. Sanki yönetmen şunu vurguluyor: vahşet sahnelerinden insanı çıkart, geriye bomboş bir dinginlik kalır. Tıpkı Fargo’nun dinginliği gibi…

Hiçbiryerde (2002)

Tayfun Pirselimoğlu bu filmi çektiği 2002 yılında “Kayıp Şahıslar Albümü” adında bir de roman yayınlamıştı. O zamanlar kayıplar, özellikle de gözaltında kayıplar gündemdeydi. Cumartesi anneleri vardı, kayıpların resimlerini taşıyan otobüsler vardı. Toplumsal belleğimiz, 2000 senesinde Galatasaray’ın hangi takıma kaç gol “çakarak” UEFA şampiyonu olduğunu unutmadı hiç, ama bu olayları çoktan unuttu.

Romanda birbirinden farklı sebeplerle ortadan kaybolan pek çok insan ve saplantılı şekilde onları arayan bir matbaa işçisi vardı. Filmde ise kayıp bir tane: babası da siyasi bir cinayete kurban gitmiş olan Veysel. Arayan ise bu defa aramakta çok haklı, çünkü Veysel’i bulmak için her şeyi göze alan perişan Şükran, onun annesi. Şükran çok yalnız ve hayata karşı çok korumalı bir kadın. Sanki bir duvarın ardında yaşıyor. Onu incitecek gerçekleri kabullenmektense reddetmeyi, bilmezden gelmeyi tercih ediyor. Eşinin ölümünden sonra “temiz” bir çocuk yetiştirmeye çalışmış, ama başaramamış. Veysel de babası gibi bazı siyasi olaylara karışmış, sonunda da başı belaya girmiş. Ama Şükran bunu kesinlikle kabul etmiyor. Tıpkı onun öldüğünü, yüzü parçalanmış şekilde morgda yatmakta olduğunu kabul etmediği gibi. Çünkü o, “oğlunu tanımıyor, seviyor sadece…”

Bizim toplum olarak büyük aksaklıklarımızdan biri bu aslında. Biz seviyoruz, hem de çok seviyoruz. Ama tanımak, bilmek, öğrenmek istemiyoruz. Çünkü tanırsak, görüşlerini, fikirlerini, yaşama bakışlarını bilirsek, sevemeyiz artık. Sevebilmemiz için ya sevgimizin nesnesi istediğimiz gibi olmalı, ya da öyle olmadığını bilmemeliyiz. Dolayısıyla sevgi, sahiplenmeye dönüşüyor. Biz ne yapıyorsak sevdiğimiz için yapıyoruz. Ama sonunda sevgi, nesnesini öldürüyor.

Şürkan’ın yaptığı da bir bakıma buna benziyor. O oğlunu, hep kendi istediği oğul olarak görmek istemiş. O yüzden olan biteni, çocuğun hayatında neler olduğunu, kimlerle görüşüp ne işler çevirdiğini bilmemiş. Oğlu ortadan kaybolunca da kabullenemeyeceği bir gerçekle karşı karşıya kalıyor. Onun Veysel’i ne pahasına olursa olsun bulmak istemesinin bir sebebi de bu. Tamam, o bir anne, çok doğal çılgınca oğlunu araması. Ama bir yandan da Veysel’i sağ bulmak ve kayboluşunun ardındaki “siyasi” olmayan gerçeği öğrenip kendini haklı çıkarmak, oğlunu tanıyor olduğunu herkesten çok kendine ispatlamak istiyor.

Film bu açıdan bakıldığında, ne yasaklanmayı gerektirecek bir siyasi söylemde bulunuyor, ne de Türkiye’yi kötü gösterme kampanyasının bir parçası oluyor. Ancak 2002’de İstanbul Film Festivali sırasında sansürlenmesi gündeme gelmiş. Montreal Dünya Film Festivali’nde aldığı jüri büyük ödülüne kuşkuyla bakılmış. Pirselimoğlu filmle ilgili röportajlarında siyasi içerikli bir film yapmak istemediğini özellikle vurgulamak zorunda kalmış. Bu amacına da ulaşmış aslında. Siyasi göndermeler, filmin genel atmosferinin belirleyici bir unsuru olmaktan öteye gitmiyor.

Pirselimoğlu ayrıca “çok gösteren, işaret eden bir film yapmamaya” çalışmış. Ancak zaman zaman bunu başaramamış sanki. Apartman boşluğundaki bisiklete bakıp iç çekmeler, eve her girişte duvarda asılı montu okşayıp, yerdeki ayakkabıları düzeltmeler göstermeci olmuyor mu? Biz Şükran’ın acısını, özlemini yeterince görmüyor muyuz? Serseri kurşunlarla hayatını kaybetmiş kişilere ait terk edilmiş, boş ayakkabılar, bir ara kişisel silahlanmaya karşı bir kampanyada kullanılmıştı. Bir çift ayakkabının görüntüsü bile çok şey anlatıyor aslında. Ancak ayakkabıları tekrar tekrar kullanmak, Şükran’a düzelttirmek, yönetmenin, seyirciye her şeyi anlatmak zorunluluğunu hissettiğini gösteriyor.

Bunun bir göstergesi de, filmin en güzel sahnesini bozan “Her şeyi geride bıraktım” cümlesi. Şükran Mardin’den eli boş dönecek. Otel odasında her şeyi, masanın üzerinde toplanmış şekilde duran bavulunu bile bırakıyor ve görüntüden çıkıyor. Kamera bir süre bavulu gösterip sonra pencereye doğru yöneliyor. Dışarıdan çarşının sesleri gelirken kamera boş araziye sabitleniyor.

Seyirci Şükran’ın gerçekten de her şeyi bırakıp gittiğini görüyor zaten. Şükran orada o sözleri söylememeliydi. Hatta film tam da o anda, kamera uzak boşluğa sabitlendiği anda bitmeliydi. Şükran “her şeyi geride bıraktıysa” eğer bizim de geri dönüşünü, evine girip filmin başında yaptıklarını tekrarlayışını görmemize hiç gerek yoktu.

Buna rağmen ilk defa film yönetmiş biri için Hiçbiryerde çok iyi başlangıç. Filmin aldığı ödüller de bunu gösteriyor zaten. Şimdi sırada, vizyona jet hızıyla girip çıktığı için izleyemediğimiz Rıza var.

Ara (2007)

Yumurta’daki Yusuf hiç değilse kendine karşı dürüsttü. Durumunun bilincindeydi, umutsuzdu ama bunu kendinden saklamak derdi yoktu. Ara’da kalmış olan Ender ise başta kendine riyakar. Çünkü Ender, “O sızı hiç geçmeyecek biliyor musun? Biz hiç doymayacağız.” diyecek kadar kendini biliyor. Ama bildiği bu gerçeği kabullenmiyor yıllarca, kendini kandırıyor, başka biri olmaya çalışıp duruyor. Filmdeki arada kalmışlık da, arayıp bulamama da bu aslında.

Diğerlerinin daha somut sebepleri var mutsuzlukları için. İki ülke arasında, iki adam arasında, iki cinsiyet arasında kalmışlar. Ama Ender’in arada kalıp arayıp durmak için böyle bir sebebi yok aslında. Kendi kendisinin arasında kalmış, kendini sıkıştımış köşeye. Bir süre sıkışmış olmadığını ispata çalışıyor ama sonunda dayanamayıp pes ediyor. Ve o ukala, kendini beğenmiş, başarılı ve paralı adam “Artık başka bir adam olucam. Olmazsam ölücem lan…” deyiveriyor.

Filmin sonunda Ender’in ölmüş olduğunu duymak, hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü kendini hiç var edememişti ve var etme ihtimali belki de hiç yoktu. Çağın ölümcül salgını kronik anlam yetmezliğine bir kurban daha…